Bursalı meddah tarihi kültürel mirası geleceğe taşıyor
Bursalı meddah tarihi kültürel mirası geleceğe taşıyor
Bugün konuğumuz, son Meddahlardan olan B.Seçkin Kaymaz. Kendisi 25. Direklerarası Seyirci Ödüllerinde, tek kişilik Meddah Havva ile Mehmet’in Hikayesi oyunu ile ödül kazanmış Bursalı bir sanatçı.
Bursa Hevadis (BURSA İGFA)
Kendinizden biraz bahseder misiniz?
Çok teşekkür ediyorum, bana bu sohbet mecrasını yarattığınız için. 1979 yılında Mustafakemalpaşa’da doğdum, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde 4 yıl boyunca başta Müjdat Gezen olmak üzere, rahmetli Savaş Dinçel, Engin Alkan, Sunay Akın, Sönmez Atasoy gibi, adlarını sayamayacağım kadar çok değerli isimden eğitim alma şansına nail oldum. Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Mustafakemalpasa Belediyesi Bölge Tiyatrosu, Nilüfer Kent Konseyi Tiyatro Topluluğu, Yıldırım Belediyesi Şehir Tiyatrosu,
Ahbap Derneği, Uludağ Üniversitesi Ulutömer, Elimde Bir Dünya Derneği ve Tiyatro Araştırmaları Derneği gibi bir cok kurumda sahneye çıktım, oyunlar yönettim, eğitimler verdim.
Mesleki ve kişisel gelişimime devam etmek için Anadolu Üniversitesi , Arel Üniversitesi, Biruni Üniversitesi ve Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nde çesitli eğitimlere katıldım. Eğitimler almaya, mesleğimle ilgili ve farklı alanlarda kendimi geliştirmeye de devam ediyorum.
Peşkirimiz omzumuzda, pastavımız elimizdeyse; “Hak dostum Hak!” diyerek başlayalım…
Meddahlığı sözlü anlatı geleneği içinde nasıl konumlandırıyorsunuz? Onu diğer formlardan ayıran temel unsurlar nelerdir?
Meddahlık, sözlü anlatı kültürünün en mütekâmil yani olgunlaşmış formudur. Sözlü gelenek deryasında destancılar, ozanlar ve aşıklar hikâyeyi müzikle ve şiirle taşırken, meddah hikâyeyi “cisimleştirir. Onu diğer anlatı türlerinden masal anlatıcılığı veya destan anlatıcılığı gibi ayıran temel fark, “temsil yeteneği” ve “tek kişilik tiyatro” hüviyetidir.
Bir aşık, Köroğlu’nu anlatırken onun kahramanlığını över; fakat meddah, Köroğlu’nun bizzat kendisi olur, sonra aniden karşısındaki Bolu Beyi’ne dönüşür, ardından o sahneyi izleyen bir köylünün şivesiyle araya girer. Yani meddah, anlatıcı ile oyuncu arasındaki o ince çizgiyi yok eden, anlatıyı eyleme dönüştüren kişidir. Bu yönüyle meddahlık, edebiyatın içinden doğmuş ama tiyatroya, oyunculuğa yerleşmiş bir disiplindir.
Meddahlığın epik tiyatro ile kurduğu ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu benzerlik sizce yapısal mı yoksa işlevsel mi?
Bu ilişki muazzam bir akrabalıktır ve ben bunun hem yapısal hem de işlevsel olduğunu düşünüyorum. Bertolt Brecht’in Batı tiyatrosunda bir devrim olarak sunduğu “yabancılaştırma efekti”, bizim Geleneksek Türk tiyatromuzun ve meddahımızın fıtratında zaten mevcuttur. Yapısal olarak, Meddah, oyunun içine hapsolmaz. Karakteri canlandırır ama hemen ardından o karakterden çıkarak seyirciye “Gördünüz mü efendim, açgözlülük insanı ne hallere düşürür?” diyerek bir yabancılaştırma diliyle hitap eder. Bu, illüzyonu kırmaktır; seyircinin karakterle özdeşleşip ağlamasını değil, olayı dışarıdan bir gözle muhakeme etmesini sağlar.
İşlevsel olaraksa, Her iki form da toplumsal bir farkındalık yaratma derdindedir. Meddahın “kıssadan hisse” verme zorunluluğu, epik tiyatronun seyirciyi politik, sosyal bir sorgulamada bulunma amacıyla birebir örtüşür. Bizim geleneğimizde bu, Batı’daki gibi soğuk bir kuram değil, mizahla harmanlanmış bir “uyandırma” sanatıdır.
Osmanlı’dan günümüze meddahlığın geçirdiği dönüşümü hangi kırılma noktaları üzerinden okumak gerekir?
Burada üç ana kırılmadan söz edebiliriz; İlki, benim de hikayelerimde sık sık atıfta bulunduğum Sultan III. Ahmet’in döneminde Lale Devri ve Kahvehane Kültürü: Meddahın saraydan sokağa, kahvehaneye inmesi. Bu, meddahın dilini sivrileştirmiş ve halkla organik bir bağ kurmasını sağlamıştır. İkincisi de, Tanzimat ve Batılılaşma dönemi. 19. yüzyılda Batı tarzı tiyatronun metne dayalı, dekora bağlı girişi. Bu dönemde meddahlık, modern tiyatro sahnelerine taşınırken irticalen günümüz Türkçe’siyle doğaçlama yeteneğini bir miktar sınırlamak zorunda kalmıştır.
Son olarak da, Teknoloji ve Radyo/TV Dönemi: Meddahlığın fiziksel mekândan kopup bir kutunun içine girmesi. Meddahın en büyük gücü olan seyirciyle göz teması ve anlık tepki bu dönemde büyük yara almıştır.
Meddahlık geleneğinde anonimlik ve bireysel yaratıcılık arasındaki gerilim nasıl açıklanabilir?
Bu bir gerilim değil, aslında muazzam bir sinerjidir. Meddahın anlattığı hikâye anonimdir; halkın ortak hafızasıdır. Ancak o hikayeye hangi elbiseyi giydireceği, hangi güncel şakayı katacağı, hangi karakteri ön plana çıkaracağı tamamen meddahın bireysel mahareti ile ilgilidir.
Usta-çırak ilişkisi burada koruyucu bir roldedir; geleneğin sınırlarını çizer. Meddah ise o sınırlar içinde hareket eden hatta dans eden bir yaratıcıdır. Hikâye herkesindir, ama anlatış sadece o meddahındır. Bu durum, meddahı ve haliyle sanatçıyı bir aktarıcı olmaktan çıkarıp sanatsal bir yaratıcı seviyesine yükseltir.
Sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin meddahlık üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yazı, meddahlık için hem bir kütüphane hem de bir hapishanedir. Söz uçup giderken meddahın performansını biricik kılıyordu; her gece başka bir oyun vardı. Yazılı kültüre geçişle beraber mecmualar, halk kitapları, anlatılar standartlaştı. Bir meddahın en büyük korkusu ezberci konumuna düşmektir. Yazılı kültür bilgiyi korudu evet, ama performansın o vahşi ve özgür ruhunu ehlileştirdi. Bugün bizler, yazılı metinlerin derinliğinden faydalanırken, performans anında o metni yırtıp atabilme cesaretini yine sözlü kültürün mirasından alıyoruz.
Meddahlık performansında beden, ses ve nesne kullanımını nasıl yorumlarsınız?
Meddahın ses sistemi, bir orkestra gibi çalışır. Bir saniye içinde İstanbul beyefendisinden, bir Erzurumlu dadaşa, oradan bir rüzgâr sesine veya kapı gıcırtısına geçebilir. Burada ses, dekorun kendisidir.
Meddahın vücudu bir mekân kurucudur. Sadece duruşunu değiştirerek bir sarayın azametini veya bir kulübenin sefaletini hissettirebilir.
Peşkir ve değnek, bu sistemin en güçlü göstergeleridir. Boş sahneyi, seyircinin zihninde bir dünyaya dönüştüren sihirli değneklerdir.
Değnek ve mendil gibi araçların işlevi sizce estetik mi yoksa simgesel mi daha baskındır?
Kesinlikle simgesel işlev daha baskındır, ancak bu simgesellik yüksek bir estetik barındırır. Mendil, makreme ya da peşkir diye tanımlanır. Sadece bir aksesuar değildir. Meddah onu başına bağlar kadın olur, ağzına kapar hırsız olur, omzuna atar kahveci olur. Mendil, bir karakter değiştirme makinesidir. Değnek ise Asa&Pastav, o bir tüfektir, bir attır, bir süpürgedir. En önemlisi de ses efektidir; yere vurduğunda zamanı durdurur veya yeni bir zamana, yeni bir mekana kapı açar. Bu nesneler, meddahın yokluktan varlık yaratma gücünün nişaneleridir.
Doğaçlama ile yapılandırılmış anlatı arasındaki ilişkiyi nasıl teorize ediyorsunuz?
Bunu bir caz doğaçlamasına benzetebiliriz. Meddahın elinde bir tema, temaşa metni vardır. Hikâyenin başı, sonu ve kilit noktaları bellidir. Ancak bu duraklar arasındaki yolculuk tamamen o anki atmosfere bağlıdır. Seyirciden gelen bir gülüş, dışarıdan geçen bir satıcı sesi veya o günkü bir haber, anlatının yönünü değiştirebilir. Yapılandırılmış anlatı meddahın evidir; doğaçlama ise o evin içindeki misafir ağırlama biçimidir.
Meddahlıkta zaman ve mekân algısı nasıl kuruluyor? Bu, seyirci deneyimini nasıl etkiliyor?
Meddahlıkta zaman ve mekân elastiktir. Meddah “Gel zaman git zaman…” gibi bir cümleyle yüzyıllar aşabilir, bir adımla Bursa’dan Bağdat’a gidebilir. Mekân, meddahın tarif ettiği ve seyircinin hayalinde tamamladığı bir boşluktur. Bu durum seyirciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarır; seyirci, meddahın anlattığı dekoru kendi zihninde inşa eder. Bu katılımcı hayal gücü, sinemanın veya modern tiyatronun veremediği derinlikte bir kişisel deneyim sunar.
Seyirci ile kurulan etkileşim, performansın ontolojisini, var oluşunu nasıl dönüştürür?
Meddahlık duvarı olmayan bir sanattır. Seyirci ile meddah arasındaki mesafe sadece fiziki değil, ruhsaldır da. Seyirci oyuna laf atabilir, meddah seyirciye takılabilir. Bu etkileşim, performansı statik bir eser olmaktan çıkarıp, o anda doğan ve o an biten bir ritüele dönüştürür. Seyircinin enerjisi düşükse hikâye kısalır; seyirci coşkuluysa hikâye dallanıp budaklanır. Dolayısıyla her performansın var oluşu, ontolojisi, o geceki topluluğun ortak nefesiyle yeniden şekillenir. Bu bir bakıma biraz da tasavvufi bir şeydir. Ortak bir nefesi paylaşmak gibi.
Meddahların toplumsal hafıza taşıyıcısı olarak rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Meddah, halkın canlı arşividir. Tarih kitapları savaşları ve kralları yazarken; meddah mahalledeki dedikoduyu, esnafın sıkıntısını, sokaktaki argoyu, unutulan bir yemeğin kokusunu taşır. Bizim anlattıklarımız, resmi tarihin boşluklarını dolduran insani ayrıntılardır. Bu anlamda meddahlık, toplumsal kimliğin sürekliliğini sağlayan bir köprüdür. Hatta şöyle bir örnek verebilirim, anlattığım hikayelerden birinde geçmiş dönemlerde bir zamanın kadısını eleştirmek için anlatılan bir kıssaya da yer veriyorum.
Toplumsal eleştirinin meddahlık içindeki yeri tarihsel olarak nasıl değişmiştir?
Eski dönemlerde eleştiri daha kapalı, sembolik ve “edeb-i erkân” dairesindeydi. Metaforlar, benzetmeler üzerinden yapılırdı. Cumhuriyet sonrası ve özellikle modern dönemde bu eleştiri daha doğrudan, daha politik ve bazen daha sert bir hal almıştır. Ancak Geleneksel Türk Tiyatrosu ve meddahlıkta eleştiri, ayna tutmak için yapılır. Zarif bir hiciv, her zaman kaba bir hakaretten daha etkili olmuştur. Meddah, hayvan masalları veya hayali karakterler üzerinden eleştirmiş, halkın sessiz çığlığı olmuştur. Mizahın o koruyucu zırhı arkasına saklanarak söylenmeyeni söylemiştir. “Kıssadan hisse” dediğimiz şey, çoğu zaman topluma küçük bir iğnedir.
Günümüz meddah anlatılarında ideolojik söylemler ne ölçüde görünürdür?
Bugün meddahlık formunu kullanan pek çok sanatçı, kendi dünya görüşünü bu kabın içine dolduruyor. Bu kaçınılmazdır. Ancak tehlike şuradadır ki, eğer ideoloji hikâyenin önüne geçerse, o artık sanat değil propaganda olur. Bence bir sanatçı ve de bir meddah, her görüşten insanın oturduğu bir kahvehanede herkesi aynı anda güldürebilen ve düşündürebilen kişidir. İdeoloji, meddahın yemeğindeki tuz olmalı, yemeğin kendisi değil.
Öyleyse, meddahlığın kamusal alanla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?
Meddahlık, kamusal alanın vicdanı ve neşesidir. Meydanlar, kahvehaneler ve cami avluları gibi herkesin eşitlendiği alanlarda icra edilir. Meddah, toplumu bir araya getiren, ortak bir duygu paydasında buluşturan bir sosyal tutkal görevi görür.
Modernleşme ve dijitalleşme süreçleri meddahlığın formunu ve işlevini nasıl dönüştürüyor?
Dijitalleşme, tüm sanat dallarını olduğu gibi meddahlığı da hızlandırdı ama mekânsızlaştırdı. Sosyal medyadaki 60 saniyelik videolar bir nevi modern meddahlık fragmanlarıdır. Fakat meddahlık bir süreç sanatıdır; demlenmeyi gerektirir. Dijital dünya bize geniş kitlelere ulaşma şansı verse de, o odadaki ortak enerjiyi, gözden göze akan o gizli akımı elimizden alıyor. Meydanlar, Kahvehaneler ve salonlar hala ilk göz ağrımız olsa da podcastler ve interaktif yayınlar, meddahlığa yeni eklenecek mecralar olmaya adaydır.
Kurumsal eğitim (konservatuvar vb.) meddahlığın doğasına uygun mu, yoksa onu dönüştüren bir unsur mu?
Akademik eğitim, teknik (ses, nefes, hareket) anlamda büyük bir kazanımdır. Ancak meddahlık sadece teknikle öğretilemez. Ülke genelinde de Geleneksel Türk Tiyatrosu eğitimi veren bir eğitim kurumu da yok ne yazık ki. Keşke Konservatuuarlarda bu alanda detaylı eğitimler olsa.
Diğer bir yandan da meddahlık bir hâl sanatıdır. Meddahın asıl okulu hayattır, sokaktır, insandır. Bu yüzden kurumsal, konservatif eğitim, geleneksel usta-çırak metoduyla harmanlanmadığı sürece eksik kalacaktır.
UNESCO listesine dahil edilmenin bu geleneğin “yaşayan” niteliği üzerindeki etkileri nelerdir?
Bu bir can suyudur. UNESCO listesi sayesinde devlet ve toplum nezdinde bir farkındalık oluştu; fonlar sağlandı, arşivler yapıldı. Bu çok kıymetli. Ancak dikkat etmeliyiz ki; meddahlığı bir fanusun içine koyup “Bakın eskiden böyle bir şey vardı” demeyelim. Meddahlık ancak yeni hikâyeler anlattığı sürece yaşayan miras olur. Onu sadece geçmişin bir hatırası olarak görmek, Ramazan ayı etkinliklerine sıkıştırmak, bu sanata yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Meddahlığın küresel bağlamda yeniden üretimi mümkün mü, yoksa bağlamsal bir sanat mı kalacaktır?
Hikâye anlatıcılığı, yabancıların dediği haliyle storytelling bugün dünyada yükselen bir değer. Bizim meddahlığımız teknik olarak evrenseldir; dünyanın her yerinde bir adamın bir mendil ve değnekle kitleleri büyülemesi karşılık bulur. Ancak meddahlığın nüktesi, irfanı ve şivesi yereldir. Yani metot küresel, ruh yereldir. Eğer bu yerel ruhu, evrensel insani dertlerle yalnızlık, aşk, adalet birleştirebilirsek, meddahlık küresel bir performans dili haline gelebilir.
Meddahlığın geleceğini belirleyecek temel dinamikler sizce nelerdir?
Geleceği tek bir kelime belirleyecek: İhtiyaç. İnsanlık, yüksek teknolojili illüzyonlardan, CGI efektlerinden ve dijital gürültüden yoruldukça; bir insanın bir tabureye oturup sadece sesi ve hayal gücüyle kendisine ayna tutmasına daha çok ihtiyaç duyacak. Bugünlerde Tiyatro salonlarının dolmasının da en önemli nedeni bu. Meddahlığın geleceği, sahicilik arayışındadır. Bizler, o kadim mendili elimize aldığımızda bugünün dertlerini o eski zarafetle anlatabildiğimiz sürece, bu sanatın ışığı asla sönmeyecektir.
Efendim, dilimiz döndüğünce, gücümüz yettiğince anlattık. Kusurumuz olduysa affola. Sizin bu kıymetli sorularınız, aslında bu sanatın henüz son sözünün söylenmediğinin en büyük kanıtıdır. Çok teşekkür ederim.
Tepebaşı'nın Özel Sporcuları Türkiye Şampiyonası'na Gidiyor
Konyalı güreşçiler madalyaları topladı
Balıkesir’de Kütüphane Haftası etkinliklerine yoğun ilgi
Sakarya’da suyun değerini bilen nesiller yetişiyor
Antalyakart Londra’dan birincilikle döndü
Müzelerde rehberli tur dönemi... Nisan’da 6 şehirde tarih yolculuğu
- Cuma 15.7 ° / 6.6 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
- Cumartesi 17.2 ° / 7.6 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
- Pazar 16.3 ° / 7.8 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı


